Lao Tzu’nun dediği gibi
‘‘Bilenler söylemiyor
Söyleyenler bilmiyor’’
Bilenler söylemediğine göre söz bilmeyenlere düşüyor. Bilenler söylemiyor. Çünkü salt gerçeğin yalın gerçeğin sözcüklere dökülüp anlatılması olanağı yok da ondan… Ama gerçeğe götüren yolu parmakla göstermek için gene de söze gerek var. Bak ! İşte orada !!... diyebilmek için…
Söyle bir gözlerini günlük yaşamın hayhuyundan çevirip kendine bakabilenler yaşamın tüm verebileceklerini almadıklarını, yaşamı tam yaşanması gibi yaşayamadıklarının farkına varıyorlar ama eksik olan şeyin ne olduğu konusunda ortak bir yargıya da ulaşamadıklarını biliyoruz. Çoğumuz şu yada bu sorunumuz çözümlense de yada yeterince paramız olsa o zaman yaşamı tam yaşanması gibi yaşayabileceğimiz yanılgısı içindeyiz…..
Oysa temel sorunlarının hepsini çözmüş, yeterince hatta yeterinden daha çok parası olanlar yaşamlarından yeterince hoşnut görünmüyorlar. Belki yaşamlarının dış görünüşü bizi imrendiriyor ama doya doya yaşadıkları , içlerinin kıvançla yaşam sevinciyle dopdolu olduğu izlenimini vermiyorlar. Kesinlikle hepimizin yaşamında olabilecekle olan arasında önemli bir eksik var. Nedir bu eksik olan şey?
Bu eksik şey kendi kendimizden ve kopuk yaşamamızdan kaynaklanan yabancılaşmadan geliyor. Kendi kendimize yabancıyız, çünkü zihnimiz gövdemizi tanımıyor; kendi kendimize yabancıyız, çünkü duygularımızdan, derindeki düşüncelerimizden büyük bölümü bilincimize ulaşmıyor.
Gövdemizden o kadar kopuk yaşıyoruz ki en yaşamsal işlevimiz olan nefes alıp verdiğimizin bile, özel bir biçimde dikkatimizi üzerinde yoğunlaştırmadıkça ayırdında ,bilincinde olamıyoruz. Gövdemizden gelen duyumların büyük bir bölümüne kapalıyız. Gövdemizde önemli bir uyumsuzluk olup da gövde ağrı ve sızı biçiminde yorumladığımız uyarı bildirileri göndermedikçe gövdemizden habersiz yaşıyoruz. Zihnimiz ağrıları sızıları algılıyor da gövdemizin gönderdiği hoşnutluk, memnunluk, iç açıklığı gibi duyumlar pek seyrek bilincimize ulaşıyor. Oysa gövdemizden gelen bu tür duyumlar, örneğin serin havanın ciğerlerimizi doldurduğunun bilincinde olmak yaşama sevincini duymak için yeterli bir neden olabilir.
Yalnız gövdemize mi yabancıyız? Gerçek duygularımız da bilincimize pek az yansıyor. Düşünceleri, olayları sözcükler aracılığı ile belleğimizde bir düzene koyup saklayabiliyoruz da, duygularımızı belleğimizde saklayabilmek için böyle bir aracımız, böyle bir kolaylığımız yok. Çok kez duygularımızı karşılayacak sözcüklerimiz bile yok. Duygularımızı sözcüklerle karşılıklandırabildiğimiz zamansa onlar duygu olmaktan çıkıp düşünceye dönüşüyor.
Ya çevremiz? Çevremize tüm ayrıntılarıyla izleyecek kadar ilgi duymuyoruz. Çevremizi tüm dikkatimizi üzerinde yoğunlaştıracak kadar önemli ve olaylı bulmuyoruz. Bunun için de değer ve önem sıralamamızla, önyargılarımızla, inançlarımızla çevremizden seçtiğimiz ayrıntılardan yeni bir dünya yaratıyoruz Kuşkusuz bu dünya gerçek dünyadan farklı oluyor. Gerçek dünyada değil de zihnimizin kurgusu içinde düşsel bir dünyada yaşayıp gidiyoruz. Çevremizi tam olarak olduğu gibi, bütün ayrıntıları ile tanımak istesek bile bilincimizin gücü buna yetmiyor. Erich Fromm’un o kadar açık bir biçimde belirttiği gibi zihnimizin yalanla yanılgı ile dolu olması bir yana, kısa bir süre bile olsa yoğun bir biçimde bilinçli kalmaktaki yetersizliği içler acısı……
Bakışımızı bir yada birkaç ayrıntı üzerine üzerinde odaklaştırmadan, gördüklerimiz arasında bir seçim yapmadan, tüm çevremizin ayırdında olacak biçimde, her şeyi birden uzun süre görmeye, tüm sesleri algılamaya, bilincimiz yeterli değil. Bir an için bilincimizi böyle bir uyanıklığa ayarladığımızı varsayalım., acaba bu ayarda, bu durumda kalmayı ne kadar sürdürebilir? Hemen söyleyeyim saniyelerle sınırlandırabilecek kadar kısa bir süre… Kimimiz daha çok kimimiz daha az ama hepimiz çevremize yabancıyız.
Hep sokaklarda çevresiyle ilgilenen sağını solunu gören bir kimseye rastlayacak mıyım diye bakınır dururum. Çocuklar dışında böyle bir kimseye rastlamadım. Uyurgezerler dolaşıyor sokaklarda. Genellikle karşıdakilere çarpmadan, otomobile altında kalmadan , ayakları kaldırıma takılmadan yürüyorlar ama gene de görmüyorlar. Gözlerine düşüncelerden bir perde indirmişler, ne göğün mavisinden, ne yaprağın yeşilinden, ne gelip geçen insanların yüzlerinden haberleri var. Birbirlerini görmeden sokaklarda yürüyen insan kalabalığı…….
Arada uyandıkları da olmuyor değil, ilgilerini çeken bir şey görüş alanlarına girince kafalarına bir zil çalıyor., örneğin erkekse, karşıdan güzel bir kadın. Kadınsa yakışıklı bir kadın geldiğini görünce yada ilgilendikleri bir eşyaya bir mağaza vitrininde gözleri takılınca birden uykudan silkinip bir an için bakıyorlar, sonra gene indiriyorlar düşüncelerden perdesini gözlerinin üstüne. İşin en acıklı yanı, ne düşündüklerini de tam bilmeden, derindeki düşüncelerinden de habersiz yaşıyorlar. Suziki’nin de dediği gibi ortalama sıradan insan, gövdesinden duygularından derindeki düşüncelerinden ve çevresinden koparılmış olarak, körelmiş güdük kalmış, bir kötürüm, bir yarım adam gibi, varlığının küçük bir bölümünde, gerçek dünyada değil de düşsel bir dünyada yaşıyor.
Bu duruma çözüm bulmak mı? Nasıl güçlü adalelere sahip olmak için beden egzersizleri yapmaya, bıçağı keskin tutmak için sürekli bilemeye gerek varsa, güçlü bir bilince sahip olmak içinde bilincin uyanık kalmaya alıştırmak gerekli. İşte ‘‘Zen’’ bu yabancılaşma olgusuna karşı etkin bir çözüm getiriyor. Gözümüzü kulağımızı açmak, bizi uyandırmak, bilincimizi keskinleştirmek, duyguların girebilmesi için gönlümüze bir aralama yapmak için elinden ne geliyorsa yapıyor.
Uyanıklıktan söz ettiğim zaman bu sözü öyle gizemli, bizim anlayışımızı aşan bir anlamda kullanmıyorum. Uyanıklık dediğim zaman gövdemin, tüm duygu ve düşüncelerimizin , çevremin ayırdında olacak biçimde bilincin uyanık kalması, gözlerimden kulaklarımdan, bedenim ve zihnimin derinliklerinden gelen bildirilerin tam ve eksiksiz olarak bilince ulaşması durumunu anlatmak istiyorum. O zaman gövdemle, duygu ve düşüncelerimle çevremle olan kopukluğum, yabancılığım giderilmiş olacak.; o zaman varlığımın küçük bölümünde yaşayan güdük kalmış yarım insan, bir kötürüm olmaktan çıkıp varlığının bütünlüğü içinde yaşayan kendisiyle çevresiyle bütünleşmiş insan olacağım; o zaman yaşamımı nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlayacağım. İşte aydınlanma yada Satori dediğimiz ruhsal olay bu…. Satori kendimle ve çevremle kopuk bağlarımın onarılmasından başka bir şey değil…
Zen budizmi
İlhan Güngören